Jack London kitabı 1912 yılında yazmış. kitap 100 yıl sonrası yani 2013 yılının yazında kara ölüm salgını yaşandığını 60 yıl sonrasında torunlarına anlatıyor.
yani mantık olarak yazıldığı dönemin 160 yıl gelecekte yaşanıyor.
Tiz bir sesle, "2012," dedikten sonra da tuhaf bir şekilde çenesi açılıverdi. "Beşinci Morgan'ın Patronlar Kurulu tarafından Amerika Birleşik Devletler Başkanı atandığı yıl. Bu para, basılan son paralardan olmalı çünkü 2013 yılında Kızıl Ölüm geldi. Tanrım! Tanrım! Bir düşün! Bunlar altmış yıl önce oldu ve dünyada o yılları gören bir tek ben kaldım. Bunu nerede buldun Edwin?"
Gayet iyi biliyorum. İnsanoğlu uygarlık yolundaki kanlı ilerleyişine başlamadan önce, ilkelliğin karanlığına giderek daha çok batmaya mahkûmdur. Sayımız artınca ve herkese yer olmadığını hissettiğimizde birbirimizi öldürmeye başlayacağız. O zaman da beline, yüzdüğün kafa derilerini asarsın artık.
"Bize yiyecek getirenlere özgür insanlar derdik. Ne şaka ama... Yöneten sınıflar olarak bizler bütün toprakların, bütün makinelerin, her şeyin sahibiydik. Yiyecek getirenlerse bizim kölelerimizdi. Ellerindeki bütün yiyecekleri kendimize alır, aç kalmayıp çalışarak bize yiyecek getirmeye devam etsinler diye onlara da azıcık bir şeyler verirdik..."
Milyonlarca insan şehirden kaçmıştı; önce özel araçları ve hava taşıtlarıyla zenginler, sonra da aç oldukları için yollarının üstündeki çiftlikleri, köy ve kasabaları yağmalayan ve bu arada gittikleri yere hastalığı da taşıyan, sürüler halinde yaya kaçmaya çalışan büyük halk kitleleri.
Anacaddeyi kesen sokaktan hızla yoluma devam ederken ilk köşede bir başka trajediye tanık oldum. İşçi sınıfından iki kişi, iki çocuklu bir çifti yakalamış, eşyalarını çalıyorlardı. Resmen tanıştırılmasam da soyulan adamı simaen tanıyordum. Eskiden beri hayranı olduğum dizeler yazan bir şairdi. Onun bile yardımına koşamadım, çünkü tam onları gördüğüm anda bir silah sesi duydum ve adamın yere çöktüğünü gördüm. Kadın çığlık atmaya başlayınca hayvan heriflerin birinden yediği yumrukla yere düştü. Ben adamları tehdit eder şekilde bağırınca silahlarını üstüme boşalttılar, köşenin berisine kendimi zor attım.
Gerçi yağmacıları uzaktan gördük ve yaktıkları ateşlerin dumanına bakarak içlerinden bazılarının kampüsün öbür ucunu işgal edip birkaç kamp kurmuş olduğunu anladık. İçlerindeki hemen herkes sarhoştu; sık sık müstehcen şarkılar söylediklerini veya deliler gibi bağırdıklarını duyuyorduk. Çevrelerindeki dünya çöküp harabeye dönerken, her tarafı bu çöküntünün tozu dumanı sararken bu aşağılık yaratıklar içlerindeki vahşiliğin dizginlerini salmış, savaşıyor, içiyor ve ölüyorlardı. Ne fark ederdi ki zaten? Herkes ölüyordu nasıl olsa; iyisi de kötüsü de, güçlüsü de zayıfı da, hayata dört elle sarılanı da yaşamı aşağılayanı da... Herkes göçüp gidiyordu. Her şey göçüp gidiyordu.
Aradan yirmi dört saat geçip içimizde hastalık belirtisi görmeyince bunu kutladık ve bir kuyu kazmaya giriştik. O zamanlar şehirdeki her eve su getiren büyük demir su borularını görmüştünüz. Şehirdeki yangınların bu boruları patlatacağından ve akan sular nedeniyle baraj göllerinin boşalmasından korkuyorduk. Bu yüzden Kimya Fakültesi'nin ana avlusunun beton zeminini kırıp oraya bir kuyu kazdık. Aramızda üniversitede okuyan birçok genç vardı; hep birlikte o kuyu için gece gündüz çalıştık. Nitekim korkularımız doğru çıktı. Biz suya ulaşmadan üç saat önce sular kesildi.
İkinci yirmi dört saat de geçtiğinde, aramızda hâlâ hastalık baş göstermemişti. Kurtulduğumuzu sandık. Ama ne kadar doğru olduğunu sonradan anladığım şeyi, yani mikrobun insan vücudundaki kuluçka süresinin birkaç günü bulduğunu henüz bilmiyorduk. Mikrop kendini gösterdiği andan itibaren o kadar kısa sürede öldürüyordu ki kuluçka süresinin de aynı şekilde kısa olduğunu düşünmüştük. Böylece iki gün geçip de aramızdan kimse etkilenmeyince hastalığın bize bulaşmadığı fikriyle çok sevindik.
Üçüncü gün, bizi büyük hayal kırıklığına uğrattı.
Durumumuz hassastı. Patlayıcı depolarındaki patlamalar binanın bütün camlarını kırdığı için cesetlerden gelecek mikroplara açıktık. Sağlık komitesi göreve çağrıldı ve onlar da bu durumu mertçe karşıladılar. Dışarı çıkıp cesetleri oradan uzaklaştırmak için iki kişi gerekiyor ve bu görev, büyük olasılıkla o kişilerin hayatlarını feda etmesi anlamına geliyordu çünkü bir daha binaya girmelerine izin verilmeyecekti. Bekâr hocalardan biriyle bir öğrenci gönüllü oldu. Bizimle vedalaşıp dışarı çıktılar. Kahramandı onlar. Dört yüz kişi yaşasın diye kendi canlarını verdiler. Görevlerini yerine getirdikten sonra biraz uzakta durup düşünceli düşünceli bize baktılar. Sonra da el sallayıp veda ederek yavaşça kampüsü geçip yanmakta olan şehre doğru yola koyuldular.
Ancak bütün bunların faydası olmamıştı. Ertesi sabah aramızdan ilk kişinin hastalığa yakalanmış olduğunu gördük: Profesör Stout'un ailesinden biri, çocuk bakıcısı küçük bir kız. Zaafa, duygusallığa yer yoktu böyle bir zamanda. Belki de hastalığa sadece o yakalanmıştır diye kızı binadan atıp oradan uzaklaşmasını söyledik.
Ellerini ovuşturarak ve son derece acınaklı bir halde ağlayarak yavaşça kampüsün öbür yanına doğru yürümeye koyuldu. Kendimizi canavar gibi hissediyorduk ama başka ne yapabilirdik ki? Dört yüz kişi için bireyler feda edilmek zorundaydı.
Sabahleyin, yaşayan on bir kişi kalmıştık. Ayrıca o akşam bacağı yaralı olan Profesör Wathope otomobili de alarak kaçmıştı. Kız kardeşi ve annesiyle birlikte konservelerimizin çoğunu da götürmüştü. Başka bir gün, Niles'daydık ve üç kişi kalmıştık. Niles'ın biraz ilerisinde karayolunun ortasında Wathope'u bulduk.Otomobil arızalanmış, onlar da yere halılar sermişlerdi; kız kardeşinin, annesinin ve kendisinin cesetleri o halıların üstünde yatıyordu.
Alışık olmadığım şekilde sürekli yürümekten son derece yoruldum ve o gece deliksiz bir uyku çektim. Sabah kalktığımda şu koca dünyada yapayalnızdım. Son yol arkadaşlarım Canfield ile Parsons, hastalıktan ölmüştü. Kimya Fakültesi'ne sığınan dört yüz kişiden ve birlikte yola çıkan kırk yedi kişiden bir ben sağ kalmıştım; bir ben, bir de midilli. (not midilli aç kalirsak keser yeriz diye yanına aldıkları aç kalmış zayıflamis hayvancagiz. ama hayvan sağken diğerleri hepsi öldü.)Neden böyle olduğunun herhangi bir açıklaması yok. Veba bana bulaşmadı, o kadar. Hastalığa karşı bağışıklığım varmış demek ki... Milyonda bir şans bana vurmuş. Tıpkı hastalıktan kurtulan herkese milyonda bir, hatta birkaç milyonda bir şans vurduğu gibi, çünkü oran, en fazla bu kadardı."
.jpeg)
Yorumlar
Yorum Gönder