Ana içeriğe atla

İnsanlığımı Yitirirken - Osamu Dazai


Bu kitapta (okuduğum yere kadar, daha kitap bitmedi emin değilim bu yüzden) anladigima göre yazar çocukluk döneminden bahsediyor. kitabın girişi genel olarak şöyle

adı yozo veya yo-çan(erkek) olan baş karakterin çocuklukta yapmacık soytarılık yaptığını anlatıyor. normalde karakterinin tam tersi bir durum olduğunu da belirtiyor. (bu durum benim çocukken okulda yaptığım soytarılık gibi geldi bana. bilerek salak rolü oynardım sırf sınıftaki kişileri güldürmek istediğimden. fakat ben evde ciddi takilirdim evin en büyüğü olduğum için olabilir.) herkes yozoya gülüyor yozonun da tüm derdi herkesi güldürüp soytarılık yapmaya devam etmek. fakat takeiçi(erkek) diye birisi bunun planlanmış olduğunun farkına varır. bu da yozoya tehdit gibi gelir. takeiciyi tahdit olarak görmemek için onunla arkadaş olmayı düşünür. eğer bunu başaramazsam oturup ölmesi için dua etmek dışında yapacağım birşey yok der kendi kendine.

Mutlu muyum? Aslında küçüklüğümden beri insanlar sürekli şanslı biri olduğumu söylüyor ama bana sorarsanız cehennemde gibi hissediyorum, bana şanslı olduğumu söyleyenlerse benimkiyle kıyaslanamayacak ve ölçülemeyecek kadar mutlu görünüyorlar. syf13

Ortanca abim fotoğraf makinesiyle dansımı çekti. Sonradan o fotoğrafa baktığımda giysimden üzerime sardığım bezlerden ibaretti pipimin çıktığını görmüştüm. Bu da evde alay konusu olmuştu. Bana göre bu da başarılarımdan biri sayılabilirdi.syf19

Bu yüzden, kimseye sezdirmediğim yalnızlığımın, başkalarına başvuramamamın kokusunu kadınların alabildiğini düşünüyorum. Daha sonraki yıllarda zaman zaman benden faydalanmalarına neden olan etkenlerden biri de bu sanırım.

Yani ben, kadınlar için aşk denen şeyin sırlarını tutabilecek bir erkektim.syf22

Yine de soytarımı kullanarak günden güne sınıfta ün kazanmaya başlamıştım.İlk kez "yabancı bir toprakta" yaşıyordum ve yabancı bir yerde yaşamanın memlekette yaşamaktan çok daha kolay olduğuna karar verdim. Bunun sebebi, soytarılığımın artık ikinci kişiliğim haline gelmesi ve insanları kandırmak için fazla çaba gerektirmemem olabilir. Ama bence bu daha çok birinin ailesine değil, tamamen ona yabancı kişilere karşı rol yapması ve memlekette değil, yabancı bir yerde rol yapmasıyla alakalı.


Şüphesiz en yetenekli oyuncular bile, hatta Tanrı'nın oğlu İsa Mesih bile bu farka karşı duyarlıydı. Oyuncunun en zor sahnesinin memleketi olduğunu söylemiyorlar mı? Anne-baba, kardeşler, eş ve çocuklarla dolu bir oda karşısında en ünlü aktör bile tereddüt etmez mi? Yine de başardım. Dahası, performanslarım hatırı sayılır bir başarıyla sonuçlandı. Böyle bir düzenbaz, başka bir şehre geldiğinde yine rol yapma fırsatını kaçırmazdı sonuçta.syf24

Hayatım boyunca, birinin beni öldürebilmesini hatırlayabildiğimden daha çok defa diledim ama asla başka birini öldürmeyi düşünmedim. Bunu yapmanın, o korkunç insanlara bir nebze mutluluk verebileceğini düşündüm.syf27

Çocukluğumdan beri kızlarla oynayarak büyüdüğümü söylemenin abartılı olacağını düşünmüyorum. Buna rağmen, kadınlarlayken ince bir buzun üstünde yürür gibi hissediyorum. Bana neredeyse tamamen anlaşılmaz görünmüşlerdir. Karanlıkta yürür gibiydim, zaman zaman kazara kaplanın kuyruğuna bastım ve bunun sonucunda korkunç bir yaralanma yaşadım. Erkeklerden yediğim dayakların aksine bu yaralar görünmüyordu. Bir tür iç kanama gibi, içeriden ve akla gelebilecek en tatsız şekilde zarar verdiler bana. Bu tür yaralar uzun süre kaybolmadı ve iyileşmesi zordu.syf29

Aynı türden olmalarına rağmen, kadınların erkeklerden tamamen farklı olduğunu düşünmeden edemedim ve garip bir şekilde bu esrarengiz, değişken yaratıklar bana ilgi gösterdi. Benim durumumda "bana âşık olduklarını" veya "beni sevdiklerini söylemek doğru olmaz. "Beni umursadılar" demek daha doğru olur sanırım.syf29

Tek bildiğim, çok genç yaştan beri deneyimin bana öğrettiği gibi, bir kadın aniden böyle ağlamaya başladığında, yapılacak en iyi şey ona tatlı bir şey vermekti. Yedikten sonra kendilerini daha iyi hissetmeye başlıyorlardı.syf31

Takeiçi bana bir kez daha çok önemli bir hediye vermişti.

"Bak! Öcü resmi."

Takeiçi yine ikinci kattaki odama geldiğinde renkli resmi gururla bana gösterip bu şekilde açıklamıştı.


Nedir bu, diye düşündüm. Yıllar sonra, daha sonra tökezlediğim yolun tam da bu anda belirlendiğine kani oldum. Resmi tanıdım. Van Gogh'un ünlü otoportresiydi sadece.

O zamanlar Fransız empresyonistler çok meşhurdu ve sanata giriş dersleri tipik olarak bu tür resimlerle yola başladığından, benimki gibi küçük kasabalardaki ortaokul çocuklan bile Van Gogh, Cezanne, Renoir ve diğerlerinin eserlerini tanıyabilirdi. Ben ise halihazırda birçok Van Gogh baskısı görmüş ve onun eşsiz dokunuşuyla parlak, canlı renklerin den etkilenmiştim, ne var ki bunları canavar resimleri olarak düşünmek bir kez bile aklıma gelmemişti. syf32

Saf ve cahil olduğumdan güzel bulduğum şeyleri alıp çizimlerimde o güzelliği kopya etmeye çalışmıştım. Ancak gerçek ustalar en dikkat çekici nesneleri alıyor ve kendi yorumlarıyla güzel bir şey yaratıyorlardı. Yahut da en çirkin nesneleri alıyorlar ve açık seçik sihirleriyle onları ifade etmenin neşesiyle dolduruyorlardı onları görünce mideleri altüst olsa dahi. Kısacası, gerçek usta, başkalarının beklentileri tarafından en ufak bir şekilde etkilenmez. Bu sırrı, bu ilkel tezi bana bahşeden Takeiçi'ydi. syf33

Kendimin bile şaşıracağı kadar melankolik ve kasvetli resimler ortaya çıkarmıştım. Fakat bu, benim kalbimin en derinliklerinde saklamaya çalıştığım şeylerin suretiydi. Önden bakıldığında gülüyor ve insanları güldürüyor olsa da aslında böylesine melankolik bir kalbi barındırıyordum. Yapacak bir şeyin olmadığını bildiğim için gizlice bunu kabul etmiştim. Fakat tabii ki o resimleri Takeiçi dışında kimseye göstermedim. İnsanların soytarılığıma bakıp ardında gizlediği sefaleti görebilmesinden korkuyordum ve sürekli tetikte olmak zorunda kalmak istemiyordum. Ve resimlerin gerçek benliğimin bir ifadesi olduğunun farkına varmamalarından, daha çok onları soytarılığımın yeni bir uzantısı olarak görmelerinden ve onlara komik bir şaka gibi davranmalarından korkuyordum. Bu katlanılamayacak kadar ağır olurdu, bu yüzden resimlerimi bitirir bitirmez dolabımın en derin köşesine saklıyordum.syf34

Yasuda stüdyosuna gitmeye başladıktan kısa bir süre sonra bir resim öğrencisi beni içki, sigara, fahişe, tefeci ve Marksizm dünyasıyla tanıştırdı. Oldukça tuhaf bir birleşim tabii fakat işin aslı buydu.

Bu resim öğrencisinin adı Masao Horiki'ydi ve Tokyo'nun eski semtlerinden birinde doğmuş, benden altı yaş büyük ve özel bir güzel sanatlar okulundan mezun olmuştu. Evinde çalışabileceği bir alan olmadığı için bu kursa kaydolmuştu ki Batı tarzı çalışmalarına devam edebilsin. (aslında baş karakterin hayatını s*ken bu p*çtir.) syf36

Bizi ayıran temel fark ise, benimkinden farklı olarak, onun soytarılığının tamamen bilinçsiz olması ve kendi trajik doğasından tamamen habersiz olmasıydı.(Horikiden bahseder.) syf37

Kabuki izlemeye gitmek için can atar ama salon merdivenlerine çıkan kırmızı halının her iki yanındaki yer gösterici genç kadınlardan korkardım. Lokantalarda arkamda sessizce pusuya yatıp tabağımı temizlemeyi bekleyen komilerden korkardım. Ve sıra parayı ödemeye geldiğinde -ah, nasıl da beceriksizdim.- Parayı ödeme zamanı geldiğinde gözüm kararırdı. Başım döner, dünya karanlığa gömülür ve yarı delirdiğimi sanırdım. Elbette cimrilikten değil, çok gergin, çok utanmış, çok endişeli ve korkmuş olduğum için. İndirim istemeye çalışmak şöyle dursun, çoğu zaman para üstünü almayı unutmakla kalmıyor, yeni satın aldığım şeyi bile orada unutuyordum. Tokyo'yu tek başıma gezmem kesinlikle imkânsızdı. Bütün günlerimi evde tembellik ederek geçirmemin asıl nedeni buydu.

Horiki ile dışarı çıktığımızda tüm alışverişi o halletsin diye cüzdanımı ona verirdim. Eğlence ondan sorulurdu. Az miktarda parayla bile büyük miktarda eğlence satın alabiliyordu.syf38

Yine de, insanlığa duyduğum korkumdan -bir gecelik de olsa- biraz olsun uzaklaşmak için genelevleri ziyaret ederken ve ruhdaşlarımla eğlenirken, beklenmedik bir değişim yaşamaya başladım. Etrafımda uğursuz bir aura toplanmaya başladı dönüyor ve sarsılıyordu. Sanırım fahişelerin sevdikleri bir müşteriye bahşettiği bir tür "hediye"ydi ama almayı ummadığım bir şeydi. Bu armağanın silueti yavaş yavaş görünür hale geldi ve giderek belirginleşti, öyle ki Horiki sonunda bana bahsini açtığında hem şaşırdım hem de itiraf etmeliyim ki tiksindim. Biraz kaba olsa da nesnel bir ifadeyle, fahişeler beni eğitiyordu. Bana kadınlarla nasıl iletişim kuracağımı öğretiyorlardı. Daha fenası, fahişe olduklarından, konu bu özel alan çalışmasına geldiğinde amansızdılar ve eğitimleri zaten bende büyük bir değişiklik yaratmıştı.

Oldukça ustalaşmıştım. Görünüşe göre şimdiden bir "Don Juan"ın kokusuna sahiptim ve kadınlar (sadece fahişeler değil) içgüdüsel olarak kokuyu alıyor ve bana yaklaşıyorlardı. Görünüşe göre bu şehvet düşkünü ve onurdan yoksun hava, bana verdikleri "hediye"ydi ve bu hediye, benim ara verme arayışımdan çok, rahatsız edici bir ilgi çekmeye başlamıştı.syf40

"Parya" diye bir kelime vardır. İnsan toplumunda bu kelime başarısızları, ezikleri, ahlaksızları belirtmek için kullanılır. Ben doğduğumdan beri kendimi bir parya gibi hissettim ve toplumun da böyle damgalanmaya layık gördüğü biriyle tanıştığımda her zaman derin bir şefkat duygusu hissederim.

Şefkatim o kadar derindi ki bazen kendimi ona sessiz bir hayranlık duyarken yakalardım.syf43

Çok iyi bildiğim üzere, kadınlar bir erkek kendisi için onlardan bir şey istediğinde hoşnut oluyordu, asla sıkıntı etmiyorlardı bunu.syf48

Çok geçmeden, her zamanki anksiyetem devreye girdi ve ikisini de mutlu etme çabam yüzünden bitap düştüm. Kendimi kapana kısılmış hissettim, bir gıdım hareket edemiyordum.syf49

Yoksulluk kapıdan girince aşk pencereden uçar. Çoğu insan hep yanlış anlıyor. Bu, erkeğin parası bittiğinde kadının ondan ayrıldığı anlamına gelmez. Şu demek: Bir adamın parası bittiğinde... kalbini kaybeder, değersizdir. O kadar zayıflar ki gülemez bile, garip bir aşağılık kompleksine kapılır, çaresiz kalır ve kadını kendinden uzaklaştıran o adam olur. Bu noktada yarı delirir ve uzaklaşana kadar itmeye, itmeye ve itmeye başlar. En azından okuduğum bir kitapta öyle yazıyor. Üzücü, değil mi? Ne yazık ki bu duyguyu çok iyi biliyorum." syf52

Bir kadının nasıl benimle yatıp ertesi sabah sanki hafızası silinmiş gibi uyandığını ve şahane bir şekilde hayatına gece dünyası ve gündüz dünyası birbirinden tamamen farklıymış gibi devam ettiğini asla anlayamıyordum.syf53

Kendim yoksulluktan korkardım ama başkasının yoksulluğunu küçümsemezdim tabii ki.syf71

Toplum dediği tam olarak neydi? İnsanın çoğulu mu? Toplum denen şey tam olarak nerede bulunuyordu? Tüm hayatımı toplumdan korkarak, onu güçlü, ürkütücü ve korkutucu bir şey olarak hayal ederek yaşamıştım. Ama Horiki konuşurken birden anladım.


"Toplum dediğin şey sen değil misin?"


Bu cümle dilimin ucuna kadar geldi ancak Horiki'yi kızdırmak istemediğim için sustum.


(Toplum bunu kabul etmez.)

(Toplum değil. Sen kabul etmezsin, değil mi?)

(Eğer böyle yapmaya devam edersen, toplum sana iyi davranmaz.)

(Toplum değil yani. Sen.)

(Toplum seni canlı canlı gömer.)

(Toplum değil. Beni gömecek olan sensin, değil mi?)syf77

Tıpkı insanların öğle yemeğinizden üç pirinç tanesini çöpe atarsanız ve on milyon başka insan da aynı şeyi yaparsa, o zaman kilolarca pirincin boşa gideceğini ya da on milyon insandan her birinin sadece bir kâğıt peçeteyi korusa ne kadar çok kâğıt tasarrufu sağlanabileceğini söylediklerindeki gibi. Eskiden bu tür bir "bilimsel hesaplar"dan ne kadar korkardım. syf82

Yoşiko'nun saf ve masum güveni, ormanın derinliklerindeki bir şelale kadar temiz ve ferahlatıcıydı. Bir gecede pis, sarı lağım suyuna dönmüştü. Baksana! O geceden sonra Yoşiko benim en ufak bir gülümsemem ya da kaş çatışım karşısında titrer oldu. (yoşiko onun nikahsız karisiydi ama seviyordu onu yozo. horiki ile içerken horiki aşağıya yemek getirmek inmiş yoşikoya tecavüz eden bir dükkanciyi görmüş, gelip yozoya haber vermiş.) syf98

Ona kızmak şöyle dursun, en ufak bir sitemde bulunmaya cesaret edemedim. Gerçekten de o, böylesine ender bir erdeme sahip olduğu için tecavüze uğramıştı. Uzun zamandır takdir edilen, kocasının anlatılmaz derecede tatlı bulduğu o saf ve masum güven.(yozo, yoşikonun bir suçu olsaydı da bu kadar çaresiz kalmasaydim diye hayiflanir. keşke yoşikonun isteğiyle olsaydı der.)syf99

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kızıl Veba - Jack London

  Jack London kitabı 1912 yılında yazmış. kitap 100 yıl sonrası yani 2013 yılının yazında kara ölüm salgını yaşandığını 60 yıl sonrasında torunlarına anlatıyor.  yani mantık olarak yazıldığı dönemin 160 yıl gelecekte yaşanıyor. Tiz bir sesle, "2012," dedikten sonra da tuhaf bir şekilde çenesi açılıverdi. "Beşinci Morgan'ın Patronlar Kurulu tarafından Amerika Birleşik Devletler Başkanı atandığı yıl. Bu para, basılan son paralardan olmalı çünkü 2013 yılında Kızıl Ölüm geldi. Tanrım! Tanrım! Bir düşün! Bunlar altmış yıl önce oldu ve dünyada o yılları gören bir tek ben kaldım. Bunu nerede buldun Edwin?" Gayet iyi biliyorum. İnsanoğlu uygarlık yolundaki kanlı ilerleyişine başlamadan önce, ilkelliğin karanlığına giderek daha çok batmaya mahkûmdur. Sayımız artınca ve herkese yer olmadığını hissettiğimizde birbirimizi öldürmeye başlayacağız. O zaman da beline, yüzdüğün kafa derilerini asarsın artık. "Bize yiyecek getirenlere özgür insanlar derdik. Ne şaka ama... Yö...